Loading...

Merhaba Gönül Sayfama Hoşgeldiniz


Bu Blogda Ara

16 Aralık 2015 Çarşamba

YÜREK ÖZLERİM







KAVAK AĞACI GİBİSİN

KAVAK AĞACI GİBİSİN
EMİNE PİŞİREN
Yazıma kurguladığım kısa bir öyküyle giriş yapmak istiyorum:
“…Küçük bir buğday tanesi, rüzgarın etkisiyle dere boyunda sıra sıra uzanmış kavak ağaçlarından birinin dibine doğru savrulmuş. Kısa zamanda boy veren buğdayı farkeden kavak ağacı dibinde yeşermiş buğdaya kibirle seslenmiş:
“Gidecek başka bir yere gidemedin de mi geldin/bittin tam da dibimde?”
Buğday boyun bükmüş;
“Elimde değildi, kök salmadan yakalandım rüzgara. Ona karşı duramadım!” diye yanıt vermiş.
Kavak ağacı basmış kahkahayı:
” Boşversene sen!Hem heybetimden senin gölgemde yaşama hakkın bile olamaz.Bak başım göğe eriyor. Seninkisi ise toprağa değiyor. İnsanlar, sana mı yoksa bana mı kıymet biçerler. Sen teksin ve ufaksın. Seni kim ne yapar?”
Bunun üzerine kibirli kavak ağacına sadece bir kaç sözcükle yanıt vermekle yetinmiş:
“Beni güneş, seni rüzgar koynuna aldığında görüşelim, tamam mı?” demiş.
Kavak ağacı sürekli esen rüzgarda yapraklarını şakırdatmış, arada “bak geldi rüzgar, yapraklarımın sesini duyuyor musun?” der, buğdayla alay edermiş.
Buğday fazla ses çıkartmazmış, sabırla günlerin ayların geçmesini kendisini geliştirecek olan sıcak güneşli günlerin gelmesini beklermiş.
Günler günleri, aylar ayları kovalamış. Bir gün aşırı yağışlar sonrası kuzeyden gelen fırtınaya karşı kavak ağacı fazla direnememiş ve tam ortasından kırılıp yere yuvarlanmış. Canı yanan kavak ağacı ile buğday şimdi yerde birliktelermiş. Kavak ağacı kendi gerçeğini anlayınca buğdaya bir bakmış ki başak vermiş yüzlerce buğday tanesi başının üzerinde olduğunu görmüş.
“Haklıymışsın rüzgar beni alaşağı etti, güneş seni baş üstüne taşıdı. Bir daha dünyaya gelirsem kimseyi küçümsemeyeceğim. Özür dilerim” diye yaşama gözlerini kapamış.”
Bu öyküyü bir edebiyat etkinliğinde, güvendiğim gönül dostum tarafından haksızlığa uğradığım zaman kaleme almıştım. Dün gibi anımsıyorum diğer bir gönül dostum da gözlerimin nemini görür görmez, hiç unutmam bana aynen şöyle demişti: “Kavak ağacı gibi naif ve alıngansın, en ufak bir şeyde hemen yüreğin inciniyor; ama aynı zamanda başak gibi dolgun ve vericisin. Ya buğday ol, ya kavak.”
Araştırma yazım için bilgisayarımın yazın arşivinde dolaşırken öyküme tesadüf ettim. Eksik, tamamlanmamış halde görünce buruk gülüşlerim yüzüme yerleşti; yaşadığım hüzünlü o anı anımsamıştım. Hemen kalemimi yeniden açtım, tamamladım yazımı.
Çok doğru bir söylemdi arkadaşımın beni yaftaladığı gün, ama düşününce anladım ki, her iki bitki arasında neredeyse koca bir uçurum kadar mesafe vardı. Kimi insanlar kavak ağacına kimileri de buğdaya benzedikleri çok doğru bir gözlem. Aslında insanları ikiye ayırmak gerekirse bende KÜÇÜK İNSAN, BÜYÜK İNSAN diye ikiye ayrıştıracağım.
Gerçek şu ki, her ikisi arasında hissedilir derecede bir ilinti vardır.
Biri susuz yaşayamaz, diğeri susuzluğa direnir.
Kavak genç iken, buğday ise başaklanınca eğilir.
Doğanın bu harika bitkisini rüzgarla güneş çok etkiler.
Rüzgar estikçe buğdayların başı/boynu yere eğilir; güneşte ise başaklanır, kavak ağaçları kırılır; güneşte ise ters döner.
Peki yaşamda insan nasıldır?
Bu iki bitkiye neden benzemektedir?
BÜYÜK, onurlu, bilgili,donanımlı, üretken, sabırlı insanlar tıpkı başaklar gibidir; Onlar aynı zamanda mütevazi, anlayışlı, hoşgörülü, bilgili, donanımlı, eğitici/öğretici, üleşen, doyurandırlar. Sağduyuları gelişmiştir. Sevgi her daim yüreklerinin baş köşesindedir. Hep karşısındakine verendir. Sencildirler.
KÜÇÜK, kibirli, gururlu, cahil insan; tıpkı kavak ağacı gibidir; eleştiriye hiç mi hiç gelemezler. Sabırsızdırlar. Onların alfabesi olmadığı için anlaşmak da zordur. Bu nedenle hoşgörü yetileri gelişmemiştir: Hemen alınır, kırılır, gücenirler. Direnme gücü yoktur, dayanıksızdırlar. Öfkeye çok kolay teslim olurlar.Sağduyuları yoktur. Sevgi, yüreklerinin arkasında ayakta bekler.Almayı severler, kendilerine verendirler. Bencildirler.
Arkadaşımın dediği gibi; “Kavak ağacı gibi olma, buğday ol.” diye bende sizlere ufaktan fısıldayıp küçük bir eklemeyle,
“Her daim başım gözüm üstünde konuk ol.” diye gönlümün kapılarını insanlığa açık tutacağım.
Şiirle
Sevgiyle kalın.

BİR DAHA Kİ SEFERE “KAZANMAYI SEÇECEĞİM” ANNECİĞİM.

BİR DAHA Kİ SEFERE “KAZANMAYI SEÇECEĞİM” ANNECİĞİM.

Emine PİŞİREN
Yıllar öncesinde ilkokulu bitiren kızım; çok istediği konservatuarın müzik bölümüne giremeyişinin kısa öyküsünü ansadım az önce…
İstanbul M.Ü Konservatuarının iki aşamalı sınavlarına aylar öncesi çalışan kızım, kazanacağına dair çok ümitliydi. Çünkü hem kulağı kuvvetliydi, hem de notasız duyduğu her parçayı flütte çalıyordu. Üstelik, yüzlerce müzik parçasını notasız ve hatasız çalmayı başarıyordu. Yanı-sıra kendi yazdığı şiirlerini de besteliyordu. Hayret ederdim her bestesini dinlerken.
Nihayet beklenen gün gelip çatmıştı. Sınav iki aşamalıydı. İlki yazılı, ikincisi sözlüydü. Büyük bir heyecanla Cihangir’deki evimizden Kadıköy’e doğru sabahın erken saatlerinde yola koyulduk.
Kızım ilk sınava girdi. Bir ay sonra sonuçlar yüzümüzü aydınlatmıştı: İlk engeli aşmış; oldukça yüksek puanla ikinci sınava girmeyi hak-etmişti.
Umutlarımız sabun köpüğü gibi sönmüştü! Kızım sözel sınavı geçememişti. Nedeni ise çok basitti: torpilliler duvarını aşamamıştı. Belki de geleceğin usta, başarılı bir keman sanatçısı olabilecek kızım, mülakat sınavında tökezlenmişti. Hayatın ilk ciddi şakasıydı, ilk tokadıydı.
O günü andıkça hala içim sızlar: Hiç unutmam, sınav salonundan çıkarken kızımın dudakları sarkmış, yüzü asılmıştı: “kaldım galiba” demesine şaşırmıştım. Oysa sınav daha yeni başlamış, sonuçlar dahi asılmamıştı; üstelik kızım ilk içeri alınanlardandı.
“Henüz çok erken, niçin/neden bu kanıya vardın yavrum?” diye sordum.
O gün yavrumun gönlündeki gökyüzü, gözlerinden sağanak halinde dökülmeye başlamıştı. Sınav stresine bağlamıştım, o duygu anını. Değilmiş. Sorduğum sorum üzerine kızım, yaşadığı hayal kırıklığını şöyle açıkladı:
“Anne daha ben flütü çalmadan, beni test edecek olan piyano hocası yardımcısına şunu söyledi: ‘…Katılım çok fazla. İlk 50 ye kadar olanı eleyelim, sonrasını ciddi olarak değerlendirelim.’ Ben yedinciydim. Anneciğim ben o an anladım, geçemeyeceğimi…” diye isyanlardaydı.
Hıçkıra hıçkıra ağlayan kızımın gözyaşlarına içim kıyılmıştı…
Bir anda yaşamın olumsuzluklarını ona anlatmakta zorlanacağımı biliyordum. Haksızlığa tanık olmuş, kalbi kırılmış, incinmişti. Bir anne olarak onu nasıl sakinleştireceğimi düşündüm. Önümde iki şık vardı: 1: İçeri girip o iki hocayla sözle dövüş yapabilirdim. 2: Canım kızımın elinden tutup, onu eğlendirecek olan lunapark, sirk dünyasına götürüp stresten kurtarıp unutturabilirdim.
İlki hem bizi üzerdi, hem de değiştiremezdim, alışılagelmiş sistemin bozuk düzenini, tek başına yıkamazdım kemikleşmiş önyargıları. Ama yine de dışarıda bizim gibi hayal kırıklığına uğrayacak velilerin kulaklarına kar suyunu kaçırmıştım.
Ayrıca ikinci seçimim, geçici bir tinsel otama olurdu. Eh bende kızımla sakin sakin konuşmayı seçtim. Onun boy seviyesine kadar eğilip;
” Sana üzülme kızım, diyemeyeceğim. Aylarca çalışmıştın; üstelik müzik en sevdiğin dersti, seni anlıyorum. Ama şurası bir gerçektir ki, hayat hep….” der demez ağlamayı kesip;
“…Müzik, artık en nefret ettiğim ders olacak anne…Bundan böyle hiçbir müzik aletini elime almayacağım.” demez mi!
Gözlerim, tüm duyularım ve zaman o an sözcüklerin kifayetsiz kaldığı ana tanıklık ediyordu… O gün kızımın hak ettiğini alamadan evimize döndük.
Yıllar sonra kızım, üniversitenin işletme bölümünü ikincilikle bitirdi. Artık yaşama atılma hevesleriyle dolu bir genç kızdı. İlk hayal kırıklığını çoktan unutmuştu. Yıl 2004 ve sevgili kızım büyük bir umutla memuriyet sınavlarına girmişti. O sınav da iki aşamalıydı. İlki sabah sözel/sosyal sorulardan, ikincisi Türkçe matematik öğleden sonraydı. Kızım çok değil sınav saatinden tam 30 dakika sonra beni telefonla aradı:
“Anne bu sınavı da kazanamayacağım, bu nedenle öğleden sonraki sınava girmeyi düşünmüyorum. Eve geliyorum.”
Şok olmuştum!…Yutkundum. İçimden kendime fısıldadım: “Allah’ım, bu nasıl bir sınav!”
Sonra kızıma sordum:
“Neden kızım, ne oldu ki?”
Verdiği yanıt -dudak uçuklatan türde- fahiş bir haksızlıktı.
“Anneciğim, sınava girenlerin hepsi tesettürlüydü. “
“Ee, ne varmış bunda? Onlar da insan kızım.”
“Ama anne onlar insan olsaydı, sınav kâğıtlarına sadece isimlerini yazıp, sınav görevlilerine kâğıtları boş teslim etmezlerdi. Üstelik sınav sorumluları ellerindeki şablonla kendilerine verdikleri boş kâğıtları doldurmazlardı. Beni anlıyor musun anneciğim. Koca salonda ben ve bir genç kaldık. Belli ki o kişiler torpilliydiler…”
“Hımm, bu çok kötü bir talihsizlik kızım..!”
“Hayır, anneciğim, kötü bir devir, kötü talihsizlik değil. Ve sakın o konservatuar sınavı sonrası susturduğun sözcükleri yineleme bana… Bunların topunun Allah belasını versin, de daha mutlu olacağım, inan!”
Haklıydı. Kızım küçük bir çocuk değildi. Aklını, mantığı ile körükleyen zeki bir genç kızdı.
Ona dedim ki:
“Bu da bizim sınavımız kızım: Yaşam seni de beni de çalışmadığımız konulardan imtihan ediyor.”
“Hadi gel bu sınavın üzerine bir bardak su içelim, sana köpüklü bir Türk kahvesi pişireyim.” dedim.
Kızımı beklerken onun bana “sakın bana o sözleri söyleme!” dediği sözleri anımsamıştım:
” Başarı kadar başarısızlık da doğaldır kızım. Hayat, avuçlarına iki kart saklar ve bize birini seçmemizi söyler.”
Kızım gözyaşlarını elinin tersiyle silerken sormuştu:
“Neler onlar?”
“ O kartlar, kaybetmek ve kazanmaktır. Hayat bugün bize kaybetmeyi çektirdi; yarın da diğer kartı seçersin, olur biter.”
Sevgili kızımın gözlerindeki matlık yavaş yavaş kaybolmuş, eski canlılığı gelmişti. Ellerini çırparak:
“ Bir dahaki sefere Kazanmayı seçeceğim anneciğim.”
Nedense başarı hep güçlü olanın elindeki sihirli değnek olarak karşımıza iki kez çıkmıştı. İlkinde ruhun gıdasını almıştı, ikincisinde ekmeğini.
Uzakdoğulu bilgenin dediği gibi bizlerin tesellisi, dayanağı yine felsefe oluyor. Belki de eskilerin dediği gibi züğürt tesellisi:
“Başarı belki insana çok şey öğretmez, fakat başarısızlık çok şey öğretir.”
Emine PİŞİREN/EDREMİT
“2004 senesi anılarımdan biri…”

DOMESTOS KADINLARI…

DOMESTOS KADINLARI…

“Yalan ve ihanet genetiktir.”
E.P
1. KADIN: Ne iyi oldu, şimdi şehirden uzak baş-başayız.
2. KADIN: Evet, uzun zamandır seninle şöyle keyifle bir kahve içemedik.
1. KADIN: Ya hiç sorma! Çoluk, çocuk, koca, ev, iş, güç derken zaman geçiyor.
2. KADIN: Haklısın arkadaşım. Bizler evimizle evli kadınlar olduk. Arada bir böyle kaçamak yapalım, ne dersin?
1.KADIN: Bak işte bu çok doğru şekerim. Vallahi billahi bizler DOMESTOS KADINLARI olduk. Ellerime bahar mısın, derileri kalkıyor.
2. KADIN: Ha ha ha, -çok güzel dedin- Domestos Kadınları… Ha ha ha… Tuttum bu sözü… Ellerine limonla ovala canım. Tırnakların kırılmaz. Sonra da vazelin sür. Bak benimkiler genç kız eli gibi… Geçende kocam öyle dedi… Öptü bile…
1. KADIN: Hımm, bu tavsiyeni unutmam. Sağ ol şekerim. Sahi -koca- dedin de seninki ne yapıyor? Aranız nasıl? Yine çapkınlık yapıyor mu?
2. KADIN: Sen de sağ ol arkadaşım. Kocam eskisi gibi değil. Yaşlandıkça değişiyor herhalde erkekler. Evde daha fazla oyalanıyor. Üzerime de çok titriyor. Anlarsın ya… Şu son altı aydır adeta rüyada gibiyiz, hoş günler, -canım cicim ayları- yaşıyoruz.
1. KADIN: Bak bunu duyduğuma sevindim. Erkekler çocuklara benzerler. Açlıklarını doyurdun mu, gözlerini kapıyorlar.
2. KADIN: Sana katılıyorum canım. Beni merak etmiştir. Kalkalım mı?
1.Kadın muzip muzip gülümser:
1. KADIN: Sanırım senden bu konuda ders almalıyım. Benimki eve yorgun geliyor, gözü uykudan başka bir şey görmüyor. Bazı kuşkularım var.
2. KADIN: Haftaya bize gelsene… Laflarız. Aa, ne gibi kuşkuların var?
1. KADIN: Haftaya olmaz da, hafta içi sana uğrarım şekerim. Kuşkum şu; önceden zorla duşa girerdi, şimdilerde sık sık duş alıp, her tarafına parfüm sürüyor… Neyse, boş yere seni de üzmeyeyim…
2. KADIN: Hımm… Tamam canım. O halde hafta içi görüşmek üzere…
*
Akşam olur. 2. Kadın eşi Ferhat Beyle sohbet eder.
2. KADIN: Bugün Yıldız’la birlikte Emirgan’daydık.
FERHAT BEY: İyi yapmışsınız. Nasıl iyi mi?
2. KADIN: Eh, mutsuz gibi. Ellerine dikkat ettim, soyulmuş, yanmış gibi soyuluyorlar. Sanırım sürekli evinde iş yapıyor. Onun adına çok üzülüyorum…
FERHAT BEY: Yazık… Demek takıntıları başlamış… Baklayı ağzında tutmuşundur umarım…
2. KADIN: Ferhattt, sen beni ne sandın yahu? Hiç arkadaşımı üzer miyim? Zaten kuşku içinde…
FERHAT BEY: Tamam tamam, hemen sinirlenme aşkım. Laf olsun diye söyledim. Okan’ı geçen gün yine o sarışınla gördüm. İşi ilerletmiş gibi. Sağdan soldan da çekinmiyorlar. Beni gördüğünde bile kadınla sarmaş dolaştı… Öylesine selamlaştık işte…
2. KADIN: Allah o adamı ne etsin e mii?!! Boyu devrilisice… Gül gibi karısı var, boyunca çocukları var… Sen kalk kadını… Bugün inan ki kendimi zor tuttum Ferhat…
FERHAT BEY: Sakın ha..! Kendini tutmak gibi bir zorunluluk hissetme, konuyu unutmanı öneririm. Aksi halde; “Yuva yıkan kadın” rolünü oynamış olursun.
2. KADIN: Haklısın aşkım… Karı koca arasına şeytan bile girmezmiş…
FERHAT BEY: Aynen öyle… Onlar iyi olur, sen kötü olursun sonra… Bu konuyu unut, tamam mı aşkım?
2. KADIN: Tamam tamam… Unuttum bile… Şimdi anlıyorum…
FERHAT BEY: Neyi anlıyorsun?
2. KADIN: Domestos Kadınlarının ruh hallerini…
FERHAT BEY: Ne demek bu şimdi?
2. KADIN: Neyse ney işte… Onlar eviyle evli kadınlar…
Ferhat Bey uykuya geçmeden önce yüksek sesle konuşur:
“Sanki sen değilsin… Elinden düşürmüyorsun çamaşır suyunu…”
2. Kadın, karanlığı gözleri kucaklamadan önce bir arkasını dönüp uyuyan eşine, bir de ellerine bakıp bakıp durur…
Emine PİŞİREN

UMUT NEDİR ANNE?

UMUT NEDİR ANNE?

Emine PİŞİREN
Küçük bir çocuktun. Yaşın üç yaşlarında olduğunu anımsıyorum. Hani en çok soru sorma yaşları vardır ya çocukların? İşte o yaşlardaydın sende.
Seninle bir gün Bostancı’dan Beşiktaş yönüne giden otobüse binmiştik. İnsanlar balık istifi gibi sıkış tepişti otobüsün içinde. Değil yer bulmak soluk almak bile mümkün değildi. Neyse anlayışlı bir vatandaş bize yerini vermişti. Sense dışarıyı seyretmek için otobüsün camına yapıştırmıştın, o minicik burnunu. Hemen de buharlaşmaya başlamıştı cam. Arada net görmek için başını geriye doğru çekiyordun. Ve o minicik parmaklarınla cama şekiller çıkartıp; “Bak anneciğim bende artık yazı yazabiliyorum,” diye sevinçli çığlıklar atıyordun.
Bense sevinçli gülüşlerine kısa kısa yanıtlar veriyordum, içimden de “aman aman beni çaresiz bırakacak sorular sormasın da oyalansın o camda, ” gibisinden düşüncelerdeydim.
Hani derler ya eskiler, “Yılanın sevmediği ot, deliğin dibinde biter, “diye işte benim de sakındığım düşüncem gerçekleşecekti az sonra…
Otobüs sıklaşan trafik yüzünden durmuştu. Sense bir anda çenemi o minicik ellerinden biriyle kavramış, yüzümü kendine doğru çevirmiştin. Diğer elinle ışıklı bir tabeladaki -yanıp sönen kırmızı renkle yazılı- bir yazıya işaret etmekteydin:
“Anne orada ne yazıyor?”
Dikkatle tabeladaki yazıya bakıp “UMUT” sözcüğünü yavruma hecelemiştim.
Kurtulduğumu sanmıştım. Yanılmıştım!
“Umut, nedir anne?”
Eyvah eyvah! Üç yaşındaki bir çocuğa -umut- sözcüğünü nasıl açıklayacaktım?
Bulunduğum alandaki mini topluluk merakla anne ve çocuğunu izlemekteydiler bile… Hayat sahnesinde biz vardık. Rolümüzü yanlışsız oynamalıydık.
Önce yutkundum. Sonra sesimin tırtırlı çıkmaması için boğazımı temizleyip, akort ettim. Bu arada düşünüyordum. Sen öylece siyah sık kirpiklerinin çerçevelediği –iri ela gözlerini – hiç kırpmadan bana bakmaktaydın. Dudaklarımdan çıkacak her sözcüğü içecekti belleğin.
“Şey, umut bir duygudur yavrum,” diye yanıt vermiştim. Bu arada da ben hala sana daha sağlıklı bir yanıt nasıl verebilirim acaba? Diye düşüncelerdeydim. Zira o küçük, ama tüm evreni içine alabilecek belleğini doyurmalıydım. İkinci sorunu akabinde sormuştun:
“Anne duygu nedir?”
“Bak bebeğim, sana kısaca umut ne demektir şöyle anlatayım.”
“Anlat anneciğim, ama duygu ne demek onu da istiyorum tamam mı anneciğim?”
“Tamam bebeğim. Önce sana umudu anlatayım: Hani sana Hansel ve Gretel’in hikâyesini okumuştum ya?”
“Evet, onları kandıran cadı kadın vardı. Her gün besliyordu. Kaynar kazana atıp onları yiyecekti.”
“Evet, işte o iki çocuk kapalı kaldıkları kafeste ne düşünmüşlerdi, anımsıyor musun?”
“Kaçmayı… Kurtulmayı…”
“Evet, o kafesten kurtulmayı düşünüyorlardı, değil mi bebişim?”
“Evet anneciğim…”
“İşte o akıllarından geçen düşünceye umut denir.”
Şimdi aradan tam 30 sene geçti kızım. Sen iki çocuk annesi oldun. Geçenlerde telefonda bana beş yaşındaki torunum Sarpı anlatıyordun:
“Anne, oğlum çocukluğumda benim sana sorduğum soruyu sordu.”
Yıllar öncesindeki bana sorduğun soruyu unutmuştum.
“Neydi ki o soru?”
“Umut nedir?”
“Ah, doğru ya… Peki, sen ne yanıt verdin ona?”
“Senin bana verdiğin yanıtın bir benzerini?”
“Merak ettim şimdi… Hadi söylesene yanıtını…”
Sesindeki keyif telefon tellerinden tinime yansımıştı.
“Kapıyı çaldığın zaman, içeriden sana –kim o?- diye seslenecek kişiyi beklemektir umut…”
“Hımm, güzel bir yanıt vermişsin.”
“Beğenmene sevindim annem. Beni güzel yanıtlarla yetiştiren sensin.”
İnsan evladıyla zaman zaman gurur duyar ya, işte bende o gün seninle gurur duymuştum kızım.
*
Bugünse erkek torunum Sarp ile bizi ziyarete gelmiştiniz. Öpüşüp koklaştıktan sonra karşıma geçip senin aylar öncesinde ona verdiğin yanıtı, bir güzel soruya çevirmez mi! Adeta duygusal şok geçirmiştim, ama çabuk toparladım kendimi.
Eh, ne olacak? Armut ileriye düşmez ki, tabi ki ağacın dibinden toplanır.
Hiç düşünmeden torunumun bana yönelttiği;
“Anneanne, sen birinin kapısını çaldığında içeriden – kim o- diye ses gelmezse ne yaparsın?” sorusunu yanıtladım:
“UMUDUM SÖNER!”
“Neden anneanne?”
“Çünkü içerideki çok özlediğim, sevdiğim ve görmek istediğim biridir.”
Emine Pişiren/Altınoluk

ŞEHİTLERİMİZİN SELALARI NE ZAMAN OKUNACAK MÜFTÜ BEY?

ŞEHİTLERİMİZİN SELALARI NE ZAMAN OKUNACAK MÜFTÜ BEY?
EMİNE PİŞİREN
Yazımın başlığı sizlere belki çok ilginç gelebilir, ama gerçek bir yaşamdan alınmıştır. Güzel yurdumuzda her gün o kadar saçmalıklara tanık oluyoruz ki, artık her şey sıradanlaşır oldu: Birileriyle de dertleşirken alınan yanıt hep aynı oluyordu:Üç gün sonra unutuyorduk.
“Olurrr, çok normal, zira burası Türkiye…”
Şimdilerdeyse ağlanacak halimize artık, değil gülmek şaşar olduk. Duyarsızlaştık.
Hakkari’de teröristler tarafından katledilen onlarca Mehmedlerimiz içn -ana babalarının acı çığlıklarına- ülkem insanı sokaklara dökülmüştü. Kürtleri temsil eden, son ön seçimlerde meclise 81 milletvekiliyle girmiş olan siyasi partinin ilçe, il ofislerini ele geçiren halkı durdurmak mümkün değildi. Kaos başlamıştı.
Halk öfke kusuyordu adeta. HDP Partilerinin bayraklarını yırtıp, yerine Türk bayrağını asıyorlardı. Hatta eşyalarını sokaklara atıp, ofislerini yakan halkımız adeta çıldırmış gibiydi. Hele hele caddeyi boydan boya kaplayan Türk bayrağını başlarının üzerine almış gençlerin”tekbir” sesleri al bayrakla birlikte ana caddede duygu duygu dalgalanmaktaydı. Vatan, bayrak, Allah, sesleri evimizin içine doluyordu.
Üst üste gelen şehit haberleriyle “acı her yanımızı işgal etmişti”, sosyal medyadaki doğru/yanlış yazılı şehit haberlerine pür dikkat kesilmiştik. Twitter’de Fuatavni adlı kişinin yayınladığı madde madde mesajlar dudak uçurtan cinsteydi ve hemen hemen saydığı her kehanet gerçekleşmekteydi.
Peki, tüm bunlara kimler/kim neden oluyordu?
Peki, seçim sarhoşu o kadın milletvekilinin kürsüden “… o keleşleri biz size çevirmeyi çok iyi biliriz!”tehditleri -aklımıza korku şırınga etmekle – terör örgütüne mesaj vermiyor muydu?!
Ülkemizin liderleri hala 400 vekil yüünden kan akıyor, diye usumuzu bulandırması kaosa yeşil ışık yakması değil de ne!…
Biz baş sağlığı dileyecek, bilgi verecek diye beklerken böylesi bir açıklamayla nasıl da üülmüştük ulusça…
Yahu bu nasıl mantıktır anlamıyorum!
Hem halkın seçimiyle baş tacı ediliyorlardı, vergilerini, maaşlarını aynı halk ödüyordu, hem de aynı halka kurşun sıkacağının tehdidini yapıyordu. Hala neden milletvekiliydiler? Yıllardır kan akıtan, adresleri belli teröristler olarak tarihin sayfalarında isimleri yazılmıştı artık şu son seçimlerde…
Öfke midemde kramplara neden oluyordu. Bir anda fırlayıvermiştim evimden dışarı…Kendimi sokağa atmam bu tür yanıtını bulamayacağım sorularımdan kurtulmam içindi.
Uzun zaman göremediğim dostumla tesadüf etmiştim. Onunla bir kahve molası vermiştik, yine konu Hakkari’deki şehitlerimize dönüp dolaşıp gelmişti. O da bir anaydı. Üstelik erkek kardeşi bir gaziydi. Hadi biraz o arkadaşıma kulak verelim:
– Biliyor musun arkadaşım? Kardeşim Ali Gökay’da Şırnak 23 . sınır tugayında ast-subbaydı, tam yedi kurşun yemişti o PKK piçlerinden. Tırlattı.
– Nasıl yani!!?
– Nasıl olacak? Kurşunlanmadan önce PKKlı ile telsizle önce sohbet etmişler.
– Aa, deme ya!
– Ah, Alim burada olsaydı o sana benden daha güzel anlatırdı.
– Sende iyi anlatıyorsun. Hadi beni merakta bırakma be arkadaşım. Anlat. Dinliyorum. Ne konuşmuşlar?
Arkadaşım çantasından sigara paketini çıkartıp içinden bir sigara çekip iki parmağı ile sigarasını sıvalazladı.
– Dur önce ciğerimi yakayım sonra anıları sana aktarayım, dediğinde saniyelerin çabuk geçmesini istediğim bir andı.
Bir iki soluk çekip dumanı havaya üfledi ve konuşmasına devam etti:
– PKK lı telsizden demiş ki “hadi ölüme hazırlan az sonra ben senin Azrail’in olacağım.”
Dişlerimi sıkarak konuştum:
– Allah’ım bitmeyecek mi ülkemdeki kan akmaları ne zaman duracak?
– Durması için devleti yönetenlerin askere DUR dememesi gerek Emoşum.
– Bak bu konuda seninle hem-fikirim. Kardeşin Ali ve PKK lının aralarındaki konuşmayı anlatıyordun, devam etsene canım…
– Tabi…Ali’m ona neden savaştığını sormuş. O da “Özgürlüğümüz için, Kürdistanı kurmak için sizi öldürmemiz gerekir.” demiş. Ve epey konuşmuşlar telsile.
– Hayret dinlemiş demek…
– Evet, hem de o PKK lıya kardeşim epey akıl vermiş. Aksi halde değil topraklarınızın olması, İsrail size “siktirin gidin, burayı da artık bize teslim edin diyerek ağır silahlarla size saldıracak bayrağınızı yakıp leşleriniz Kızıldeniz’den Akdeniz’de yüzecektir. Toprakları küçülen binlerce yıl birlikte yaşadığınız, ihanet edip kan döktüğünüz Türkler de sana ” ah ne iyi ettin de geldin, hoşgeldin mi diyecek sanki…” Konya da ekmek mi verecek sanıyorsun? Sarımsağı nerede yediysen git kokusunu da orada çıkar. Sen benim değil Azrail’im kapımda köpeğim bile olamasın. Ha siktir! Demiş.
– Helal be… Sonra?
– Eh Emoş sonrası Alim’e “sen ne çok şey biliyorsun. O bilgi dolu kafanı patlatayım da gör” demiş ve taramış mevzilendiği yerden Ali’mi. Demek ki askerimiz onların tam nişangahı olmuş. Eh, yukarıdan emir gelecek ki, Ali’m o köpekleri vuracak.
Arkadaşımla yaptığımı sohbet beni oldukça etkilemişti. Eve ekmek almayı geciktirdiğim gibi cep telimi de evde unutmuştum. Eşimle oğlum beni aramaya çıkmışlardı. Meğerse beni defalarca arayan Erdek’li şair dostum Sibel Demiriz yüzünden aramaya kalkmışlar. Hemen aradım. Aramıda geçen konuşmayı aynen aktaracağım:
– Arkadaşım merhaba. Nasılsın?
– Merhaba. Başımız sağ olsun. İyi değilim Emine.
– Hiç sorma. Bende sen gibiyim canım.
– Ben ne yaptım biliyor musun?
– Hayırdır, ne yaptın?
– Müftüyü aradım.
– Müftüyü mü? Neden ki?
– Evet müftüyü…Önce bir adam çıktı, müftünün dışarıda olduğunu söyledi. Bende yerine bakan başka biri yok mu diye sorunca, bana yok, yanıtını verdi. Notumu ve telimi o adama bıraktım.
– Aa, ne notuymuş bu?
– Müftü bey, şehitlerimizin selaları ne zaman okunacak? Diye yazdırdım telefondaki adama…
– Hımm, Peki, sonuç?
– Sonuç şu: Müftülüğü sabah aramıştım. Öğlen oldu, beni müftülükten arayan soran olmayınca ben yeniden aradım. Yine aynı kişi telefona çıktı. Müftü bey daha gelmedi mi, diye sordum. Geldi, ve yeniden dışarı çıktı, yanıtını aldım. Bunun üerine, mesajımı ilettini mi, diye sordum. İlettiğini, müftünün bu konuda diyanete bağlı olduğunu, emir gelmeden sela okuyamayacağını söyledi.
– Ala ala, ölen kişiler için okunan her sela, diyanetin iznine mi bağlıymış?
– Valla bende şaşırdım Emine, ama bu işi bırakmayacağım. Moralim çok bozuk. Şehit haberleri kanımı dondurdu. Gerekirse ben bile savaşırım. Bu ne yahu?
– Haklısın arkadaşım. Bu vatan bizim, başka vatan yok. O şehit olan çocuklar da evlatlarımız. Kanları yerde kalmayacak.
Arkadaşımla aramızda geçen konuşma beni öylesine derinden etkilemişti ki, dün geceyi de kabus görerek tedirgin geçirmiştim. Sabah olur olmaz dışarı çıktık. Çünkü kahvaltı için Edremit’ten gelecek olan Nebahat ablamla Bacahan’da buluşacaktık.
Buluştuk.Tam kahvaltı esnasında beklenen telefon geldi. Arkadaşım Sibel’di arayan. Sesindeki sevinç öyle barizdi ki.
– Emineciğim günaydın.
– Günaydın arkadaşım. Nasılsın?
– Az önce eşim yürüyüşten eve geldi. Ne dese beğenirsin?
– Ne?
– “Sibel galiba senin mesajını dikkate aldılar. Şu an Erdek’deki camilerde şehitlerimiz için selalar okunuyor.” dedi, sevinçten ağladım.
– Alnından öpülecek bir insansın sen Sibel’ciğim. Sayende minarelerden okunan selalarla şehit evlatlarımızın ruhları ışıyacak…Var ol e mi…
– Sağ ol canım. Ben sadece onlara onlara unuttukları görevlerini anımsattın. Olması gerekeni söyledim.
– Ama kimsenin göremediğini gördün…
– Vatandaşlık görevimizi, sorumluluğumuzu unutmamalıyız.
– Çok doğru.
– Şimdi müftüye telefon açıp teşekkür edeceğim.
– Harikasın canım. Bana sonra durumu bildirirsen sevinirim.
Ve beş dakika sonra arkadaşımdan ikinci haber geldi.
– Emine’ciğim, müftüyle görüştüm nihayet.
– Ah, sonunda! Ne dedi?
– Mesajımı alınca Ankara Diyanet ile görüşmüş. Ankara emekli bir öğretmenin bu isteğini çok makul ve yerinde görmüş, onay vermiş. Şimdi bütün yurtta şehitlerimiz için selalar okunacakmış.
– Ah buna çok sevindim canım arkadaşım. Gördün mü bak başardın. Demek ki, doğrular her zaman başarıya ulaştırır. Ama önce -inanmak, direnmek, istemek- gerek, değil mi?
– Evet canım. Şimdi şehitlerimiz adına çok mutluyum. Bunu seninle paylaşmak bu mutluluğumu çoğaltıyor.
– Seni alnından öpüyor, kutluyorum arkadaşım. Seninle gurur duydum. Şehitlerimizin ruhları şad olsun.
– ŞAD OLSUN.
Tüm kaosa rağmen, küçük de olsa -bir ışık var- gibi geldi tünelin ucunda.
Emine PİŞİREN-Altınoluk
08.09.2015

Kristal Çocuklar


“Bırakın onları ne olur; kendi hallerine ..!
Hatta, tırmansınlar ağaçlara,
dudak kenarlarından süzülsün;
akasyaların, ballı babaların tatları…
varsın bağlamasınlar, ayakkabılarının bağcıklarını
hatta, çıplak ayakları toprağın terine karışsın,
varsın biraz çamurlansın,
özgürleşsin o minicik ayakları,
uçurtmaları yükselsin gökyüzüne,
maviyle birleşsin bakışları,
özgürlüğü içsin gözbebekleri…
Bırakın onları ne olur; kendi hallerine ..!
hasta olacak kaygısıyla üşütmeyin ruhlarını
cam fanuslara tutsak etmeyin onları…
Hayatın içinde özgürlüğü solusunlar.
yağmur sonrası toprağın kokusunu,
duyumsayıp kuşlar gibi şakısınlar…
çünkü onlar;
dokunsan sertleşen, bıraksan kırılıp dağılan,
yeni insan neslinin; mutluluk ve sevinçlerini taşıyan
öz-saygıları yüksek, duygusal şifacıdırlar…
çünü onlar;
doğanın şarkısını dinleyip
meleklerden ışıklı rüyalar isteyen,
sevgisiz kalınca aksileşen; kristal çocuklardır.”
Emine PİŞİREN