Merhaba Gönül Sayfama Hoşgeldiniz


Bu Blogda Ara

19 Ocak 2021 Salı

SAĞLIK TİCARETİNİN NESİ YANLIŞ?

 SAĞLIK TİCARETİNİN NESİ YANLIŞ?

Kıymetli Arkadaşlarım,
Bu yaşıma kadar, bugüne kadar elimden, dilimden, gönlünden, aklımdan, kalemim el verdiğince yazdım, çizdim, söyledim.
Ülkemiz ve dünya cidden görünmez bir düşmanla savaşıyor.
İnsanlar ölüyor.
Ölümler, ölenler sıradanlaştı bile!
Bunun kanıtlarını televizyonda gözlerimle gördüm. Hem de modern batının, Avrupa'nın tam göbeğinde yaşandı.
Bu çok korkunç bir şey, çook!
Haber şöyle; Park halindeki bir kamyondan kötü kokular geldiğini ihbar eden çevre sakinlerinin işaret ettiği alana gelen ekipler, kamyonun kapısını açıyorlar. Bir de ne görsünler!
Aman Tanrım, 100 tane çürümüş ceset duruyor!
İnanın bizim ülke Çin dahil tüm ülkelerden çok çok iyi bir durumdadır.
Belki bazı arkadaşlarım bu yazım sonrasında burunlarından soluyacaklar bana...
Lütfen, az düşünelim ne olur!
"57 ülkeye maske, giysi, ve tıbbi döküman yardımı yapıyoruz, işsiz kalan milyonlarca insanımız varken, şimdi bu niye?" diye...
"Hala maskelerimizi bile alamamışken, biz niçin ele yardım için yardakçılık yapıyoruz?" Diye...
Önce bende sizler gibi düşünmüştüm.
Sonra bir haberle bu düşüncemden cidden uzaklaştım. Haber şöyleydi:
...Bir iş adamı bundan 5 yıl önce bir makine icat etmiş. Tıbbi nakinenin işlevi, ellerinizi bir delikten içeri sokuyorsunuz, anında ultra-viole ışınları ve ardından dezenfektan soğuk buhar elinize değiyor.
Ve bu işlem tam 30 saniye sürüyor.
Kısacası; Siz, elinizi o delikten çıkarttığınızda, ne virüs, ne bakteri kalmıyor elinizde.
Düşünebiliyor musunuz, bu yarım insan boyundaki makinenin her hastane girişinde, her market veya resmi yerlerde, hatta ameliyat ve yoğun bakım ünitelerindeki kullanım kolaylığını?
Ama genç girişimci işadamının 5 yıl öncesindeki bu makinesi pek de umursanmamış.
Ne ülkemizde, ne de Avrupa, Asya, Amerika kıtalarında...
Şu Korona Virüsü nelere kadirmiş?!!
Haber duyuluyor. İşadamının telefonu susmuyor. 7 çalışanı siparişlere yetişemiyor. Haber yurtdışında ses getiriyor. Üst üste yüzlerce sipariş yapılıyor.
İşadamı 15 işçi daha alıyor.
Ama yine yetmiyor.
İstek çok...
Şimdi eğer biz yurtdışına sağlık ticareti yapıyorsak; niçin günah keçisi arayalım?
Ki Korona ve daha çok küresel virüsler kapımızı çalacak, önümüzdeki yıllarda.
Kutuplar erimiş durumda.
Buzun içinde asırlardır yaşayan bilinmeyen virüs ve bakteriler suyla, havayla dünyayı saracak iken. Biz elimiz kolumuz bağlı duramayız değil mi?
Tabi ki, binlerce yataklı hastaneler inşaa edilmeli.
Tabi ki, tıbbi dökümanları ve bilimsel çalışmaları arttırmalı ve hızlandırmalıyız.
Hiç unutmam, bir gün İstanbul Beyoğlu'da bulunan Kuledibi Hastanesinde oğlumun bademciklerini ameliyatla aldırmıştık.
Ameliyat malzemeleri, gazlı bez, sargı bezi, çelik ameliyat tıbbi malzemeler farklıydı. Kaliteliydi.
Bu durumu meslektaşlarıma sorduğumda, ilginç yanıt almıştım.
Bir zamanlar müttefikimiz Almanların, Avusturya, vs ülkelerin savaş yıllarımızda bize göndermiş oldukları tıbbi yardımlarıymış...
Sahra hastanelerine de kızmayalım. Belki de o hastanelere, yoğun bakımlarına hiç gereksinim duymayacağız.
Ama o hastanelere yurtdışından hasta kabulünü, tedavi ve ameliyatları yapmayacağımız, anlamını taşımıyor..!
Biz tedavi olmak için, hiç mi gitmedik yurtdışına?
Sonuç olarak:
Tabi ki, hem domates, hem buğday, hem de TIBBİ MALZEMELERİ ihraç etmeliyiz.
Tarım ve hayvancılık bizde şu an can çekişiyor. Ama inanıyorum ki, hükümet bu konuya da önem verip istihdam yaratacaktır.
İç ve dış ticaretimizin nesi yanlış?
Gün ayrışma ve nifak zamanı değildir. Gün birlik olma günüdür.
Lütfen, sağlıklı düşünelim.
Eskiden mektubun sonuna şu iki sözcük iliştirilirdi.
ESEN KALIN
Emine Pişiren/ Kocaeli

NE OLUR AZ SAYGI LÜTFEN..!


Şu telefon cidden fazla akıllıymış. Ekranıma dokunur dokunmaz bir baloncuk zıplıyor sol alt köşeye.
Tam da klavye tuşlarının olduğu yere. Parmağım dokunursa şayet bir harfe, açılıyor Facebook'un yazışma bölümü.
Önceleri bildirimlerim kapalıydı. Ne güzel rahattım.
Baktım ki, kimi dostlarım gönül koyuyor, güncelledim. Şimdi kim, ne zaman on line? Tanımadıklarım dahi bana el sallıyor, yazıyor, vs, o sanal posta kutusunu tek tek silerken, taze bir baloncuk daha geliyor, gözlerime.
Açılınca profildeki ismini okuyorum. Tanımıyorum, kim?
Beyefendinin biri işte...
Üç nokta düşüyor ekranıma ve yazıyor, "Merhaba" dan önce;
"Evde mi, kaldın Emine?"
Sonra ikinci sorusu düşüyor ekranıma:
" Ne pişiriyorsun sen yine?"
Yüzüm kesekağıdı gibi buruşuyor!
Alışmıştım yıllarca diğer yarımın emaneti soy_adımla alay eden bu tip insanlara...
"İnsan pişiriyorum," diye hep aynı yanıtı verirdim.
Önce, "sil" tuşu ile veda etmeyi düşündüm. Ama bu çok kolay olurdu, o pişkin pişkin gülümseyen adama.
Kendimle söyleştim nedense yine:
'Onun özür dilemesini sağla Emine,'
' Bu senin en asli görevin, değil midir, yaşamında?'
'İnsan kazan.İnsan kaybetmek niye?'
'Ne der Yunus anımsasana.'
"Az söz insan yüküdür./Çok söz hayvan yüküdür."
Sonra toparlıyorum belleğimdeki sözcüklerin eteklerini, onu Yunus'un sözleriyle edebe davet ediyorum:
" Cümleler doğrudur; sen doğru isen./ Doğruluk bulunmaz; sen eğri isen."
Bunun üzerine o densizce yazan beye, tek söz ettim kendimce.
" Evet, evde kaldım düşman gelince. Hamdım, piştim seni görünce. Soyadıma dediğin gibi gelince. Şanıma yakışır, senin gibi insanları pişirince."
Bir süre sustu. Ekrana önce iki sözcük düştü.
" Özür dilerim."
Sonra ekledi:
" Densizlik ettim!"
" Saygılar sunarım."
En azından saygı yerini bulmuş, yeni bir duygu erezyonu yaşamamıştık.
İşte bu dakikalarda güne güzel başladığımı düşünmüştüm.
Günaydın.
Emine Pişiren

"E" LER...

 

Edremit deyince aklıma E harfleri düşer ekranıma.
"Esin"
"Ekin"
"Edebiyat"
"Emine"
"Eşim"
"Evim"
Ve
Efeler Diyarı "Edremit" sözcükleri dökülür dudaklarımdan.
Hatırı sayılır bir kişi, yazıyor şimdi:
" Edremit'te İz Bırakanlar!" Diye...
Ama hiç adımı göremiyorum, nedense.
Hani derler ya eskiler şöyle:
" Ee, gözden ırak olan gönülden de ırak olur," diye...
O sırada günboyu açık tv ekranımdan profesörün sesi doluyor salonuma.
" Elleri yıkayın. Her gün dokunduğunuz alanları dezenfektanlarla silin..."
O dakika, hiç dokunmadıklarım geliyor aklıma. Duvarımda, baş_köşemde asılı çerçeveye dokunuyor gözlerim.
Uzanıp alıyorum. Onu özenle siliyorum.
Ve gözlerim dolu dolu oluyor...
Edremit Havran Edebiyat Festivalinden bir kare düşüyor gözlerimin diasına...
Sonra kulaklarım çınlıyor!
Ve alkışlar...
Tozunu aldığım çerçevemi yerine asıyorum.
Ah, anılarım da olmasaydı, hiç böylesi tatlı bir huzuru solur muydum bugünlerde?
Demek ki, sılaya duyulan özlem duyguları vefasız günleri bastırıyor.
Unutmayanlara bin selam ve sevgiler yolluyorum.

SANA GİT DEMEDİM Kİ...


Eğer ki, duyumsadıklarımı, yaşanmışlıklarımı bugün yazıyorsam, bu yarınlarıma gönül izlerimi bırakmak adına değilll...Gönül yangınımı biraz olsun azaltmak adınadır...
Yaşanmışlıklarımı bir diğerimize ifşa etmek, bu kadar önemli mi? Değil elbette ki...Çünkü ben hislerimin akislerini hayatın tuvali olan sayfalarına resmediyorum.
...
Tepegözün beyaz tahtaya yansıttığı beş hayvan üzerinde gitti geldi gözlerim. Menejerimizin seçmemizi istediği şıklar basitti. Gözlerime bir iki dakikada işaretlenecek kadar kolay görünüyordu. Hayat bana, çocukluğumdan beri, basit sorularda mutlak büyük yanıtların olabileceğini, asıl gerçeklerin detaylarda uyuduğunu ve düşünüp karar vermemi öğretmişti.
Bu nedenle basit soru üzerinde düşünmek zorundaydım. Her hayvanın üzerinde biraz düşünüp, sonunda kararımı vermiştim. Kaplan bana kötü davranmasın, iyi haberimi getirsin, dedim içimden. Sıra kötü haberin hayvanına gelmişti. Kötü haberi duymak istemiyordum hiç. Haber gelecekse, ne kadar geç duyarsam, o kadar iyiydi benim için. Bu yüzden en yavaş, en temkinli adım atan kaplumbağayı seçmiştim.
Testi bitirdikten sonra kağıtlarımızı toplayıp Amerikalı Menejerimize uzattım. Özellikle kağıtlara isimlerimizi de yazmamızı istemişti.
Yanımdaki bayan arkadaş, kulağıma fısıldadı:
“Siz hangi hayvanları seçtiniz?”
“Kaplan ile kaplumbağa.”
O da “Bende papağanla köpeği seçtim.”
Ona hafiften bir gülüş uzattıktan sonra dikkatimi menejerimize vermiştim.
Masasına oturmuştu. Bizi şaşırtan kısa konuşmasından sonra:
“Arkadaşlar, hangi hayvanları seçtiğinizi anımsıyor musunuz?”
Salonda “evet” sesleri yükselmişti.
“O halde şimdi sizlerden tahtada yazılı olan şıkların yanıtlarını okumanızı rica ediyorum. Her arkadaşımız, kendi değerlendirmesini yapmasını rica ediyorum.”
Konuşmasını sürdürdü:
“Ve bu seçkilerinizi kişisel dosyamda bulunduracağım. Böylece her birinizin, bir ötekinden , ne beklediğini bilmiş olacağım. Seminerimiz bugünlük bitmiştir. Teşekkür ederim arkadaşlar. Biraz kahve içmeye ne dersiniz?” demez mi?
Öylesine tepegözün yansıttığı sözcüklere baka kalmıştık. Adeta apışıp kalmıştık! Gel de düşün şimdi.
Kaplan:
İyi haber= Coşkulu güçlü irade sahibi, hükmedici bir eşle mutlu olacağınıza inanıyorsunuz.
Kötü haber= Kibirli, ormanın sahibiymiş gibi etrafınızda dolaşan, ev işlerinize yardımcı olmaktan söz ettiğinizde homurdanıp söylenen, hükmedici bir eşe tesadüf etmekten korkuyorsunuz.
Köpek:
İyi haber= Bir eşte beklediğiniz en temel özellik, koşulsuz adanmışlık ve kesin sadakattir.
Kötü haber= Herkesi memnun etmeye çalışan ve başkalarının ne düşündüğüne önem vermekte olan biriyle asla anlaşamazsınız.
Kuzu:
İyi haber= Sizin için mutluluğun kaynağı, yumuşak kalpli, şirin, sevecen, sıcak kalpli ilgili bir eştir.
Kötü haber= Evde pinekleyen, her gün aynı şeyleri yapan,, sıkıcı, tembel, sıradan bir eşle asla birliktelik yaşamak ürkütüyor sizi. Böyle biri sizin kabusunuzdur.
Papağan:
İyi haber= Size uygun olan, eğlenmeyi seven, konuşkan, üreten, doğaçlama yeteneği ile sizi neşelendiren, güldüren, hoş zaman geçirten biriyle olmak istersiniz.
Kötü haber= Çalışmaktan hoşlanmayan, sürekli dırdır edip gevezelik eden, suçlayıcı biri ile olmaktan kaygı duyarsınız.
Kaplumbağa:
İyi haber= Ciddi, emin ve güvenilir, ihtiyaç duyduğunuzda yanınızda bulunan bir eşle mutlu olursunuz.
Kötü haber= En büyük kabusunuz; hayatınızı zeki olmayan, çok ağır hareket eden, kifayetsiz ve asalak ruhlu biri ile sürdürmek istemenizdir.
...
Seminer salonumuz boşalmıştı bile. İçimden “kahve içmeyi ertelesem daha iyi. Ben hangi hayvanı seçmişim ki?” sorusuyla baş başa kalmıştım.
Ta ki, yanıma yaklaşmakta olan ayak seslerini ve onun traş losyonu kokusunu duyana kadar...
Emine Pişiren/Yazar
Dip Not: Yazımın bundan sonra ki bölümleri “Sana Git Demedim ki...” adlı Öykü Kitabımda yazılıdır. İlginize, sabrınıza, yorum ve yazıma katkılarınıza sonsuz minnet ve teşekkürlerimle...

VURGUN YEMİŞTİ YÜREĞİM...

 

Çocuklarımızı büyütürken, onların özgüvenlerini kazandırmak amacıyla çırpınırdık. Öyle ki, 0 ila 6 yaş sonrasında dahi bir anne/ baba olarak, onların kişisel gelişimlerinde aktif pasif rol bize düşerdi.
Zorlandığımız zamanlarda kimi kıymetli doktor, psikolog yazarlarımızın kitapları ışığımız, rehberimiz olurdu, genellikle...
Haluk Yavuzer, Doğan Cüceloğlu, Özcan Köknel, İpek Ongun, vb yazarların kitapları hala raflarımdadır.
O sararmış sayfaları bugün bile karıştırırım.
Nasıl unuturum o geçen yılları?
Bakışlarım durgun mavi körfeze daldı bir an...
Yaşadığı şehirden çok uzaklara gidip okuyacak kızımın valizini hazırlarken dahi gözyaşlarımı sakladığım o gün geldi durup dururken şimdi...
Evinden çok uzaklarda farklı hayatlara dokunacaktı kızım.
O okurken dahi, en çaresiz ve sıkıntılı günlerinde ona mektuplar yazardım. Hala saklarım o mektupları.
Bugün kitaplığımın raflarının tozunu alırken elime Psikolog İpek Ongun'un, " Bir Genç Kız Yetiştiriyorum" adlı kitabı geçti.
Kitabı elimde tutarken gözlerim nemlendi.
Çünkü o kitap, ilk göz_ağrımızı yetiştirirken aldığım ilk kitaplardan biriydi.
Kitabın tozunu aldıktan sonra raftaki yerine koyarken içinden ikiye katlanmış bir kağıt düştü. Kağıdı açtım. Kızıma yazmış olduğum mektuplardan biriydi.
Tarihe baktım. 1998 yazıyordu.
Depremden 1 yıl önceki tarihti...
Ve kızımın baba ocağından ilk kez ayrıldığı tarihti.
Mektubu gözyaşları içinde okurken şu satırları zorlukla okudum.
"...Sevgili Kızım,
Şimdi benden çok uzaklardasın. Hayat belki sana kolay sorular sormayacaktır. O soruları yanıtlarken zorlanacağın günlerin de olacaktır. Son mektubunu ağlayarak yazmışsın.
Mektubunda hem beni, hem babanı suçluyorsun.
Neden kızım?
Satırlarındaki eleştiri oklarını düşünmeden bize attığını görüyorum.
Diyorsun ki;
" Anne, siz bana ipekten halılar sermişsiniz. Ayaklarım incinmesin diye. Meğer, dışarıdaki hayat çok kötüymüş! Yollar dikenli ve taşlı. Yürürken ayaklarım kanıyor. Yara oluyor. Dizlerim kanıyor anne! Ne üfleyip acısını geçirecek, ne de yaralarıma merhem sürecek annem var yanımda. Ve ne de babam... "
"...Sevgili Yavrum,
Seni çok iyi anlıyorum. Haklısın. Evinden çok uzaklardasın. Tabi ki zorluklar yaşıyacaksın. Hayat her zaman tepside mevvalar sunmadı bize.
Onları kazanmak için zor ve çetinlikleri de yaşattı bize.
Sen şimdi evinden çok uzaklarda o dikenli, taşlı topraklı yollarda yürümeyi de öğrenmelisin. Bu yüzden gittin okumaya.
Nasıl ki, ipek halıda yürümeden önce emekliyordun, düşe kalka yürümeyi öğrendin, şimdi hayat yolunda da aynı düşüşleri yaşayacak, öğreneceksin.
Bunun için lütfen kızma bize.
Uzaklarda da olsak, babanla bir nefes kadar yakınız sana.
Sakın vazgeçip pes etme. Arkadaşlarınla iyi geçin.
Sessizliğin içinde kendi sesin olmayı dene yavrum.
Çünkü farklı hayatlarla birlikte yaşamayı da öğrenmen gerekecek. Ve kimsenin acılarıyla sakın alay etme. Kimseyi küçük görmemelisin.
"...Bak Canım Yavrum,
Sana şimdi kısa bir yaşanmışlık anısı yazacağım:
"...Yurt dışında tıp okumakta olan bir üniversite öğrencisi şöyle anlatıyor.
' Bizim üniversitede genç kızların kullandığı saatlerden takan bir erkek doktor vardı. Onun bu hâline sürekli güler, eğlenirdik. Sonradan öğrendik ki, o taktığı saat, ölen kız çocuğuna aitmiş.'
...
Gördün mü canım yavrum. Nice hayatlar var ki, onlar belki de sevdiklerinin kayıplarıyla yas tutuyor, olabilirler.
Onları gördüğünde sakın alay etme.
Çünkü kızım, acılarıyla kıvranan yürekler sessiz ağlarlar.
Annen"
...
Mektup elimden düştü. Omuzlarım çöktü. Şimdi evimde oğlumla karantinadayız. Baharı gözlerimizle camdan görüyoruz.
Mayıs yaklaşırken, kırlarda papatyalar tomurcuk vermiş. Kiraz ve ayva ağacı var bahçemizde. Çiçekler açmış. Dağları görüyorum. Yemyeşil.
Ama baban, sen, torunlarım yoksunuz..!
İşte bu anlarımda acının en kötü rengi dokunuyor sol yanıma.
Vurgun yemiş yüreğimle sessizce yaslanıyor bakışlarım durgun mavi körfeze doğru. Fısıldıyorum:
"Bu yıl da yalancı baharı gördü gözlerim..."
Emine Pişiren / Kocaeli

6 Ekim 2020 Salı

BIRAK TÜLBENT KURUSUN

 TAVŞAN OL, KEDİ OL, AMA KÜSME!


Soru sormuş biri:


" Bir kadın, bir erkeğin karşısında neden susar?" Diye...


Bu sorunun yanıtını şöyle yazabilirdim:

" Uzun süren susmalarda, tartışmalarda her iki tarafta haksızdır."


Rahmetli annem bize sık sık şu öğüdü yineler dururdu:


" Karı kocanın küskünlüğü bir tülbent kuruyana kadardır."


O yıllarda kadıncağızı ışınlamak isterdik başka ortamlara...


" Amann anneee, sus şimdi sen dee..!" Der kadını sustururdum.


Cicim ayları yılları geçince fikir, düşüncelerimizi kabul ettirme inatlaşması içinde bulurduk kendimizi.

Böylece kendimi her tartışmada haklı görür, suskunluğumu uzatmak isterdim. Küskünlüğümü uzatır, erkeğimi cezalandırdığımı düşünürdüm.

Oysa kimi küsmeler bir saldırı, bir geri çekilme olabiliyor. Farkında olmadan da bizi ikinci bir tartışmaya zemin hazırlayabiliyordu.


Neden tülbent kuruyana kadar? Sorusunu hiç sorgulamaz,

" Amann annee, şimdi sırası mı? Asıl sen sus azıcık!" Der dururduk kadıncağıza.


İlerleyen yıllarda aile bireyleri artınca tülbent kuruyana kadardı suskunluklarımız. Ya birimiz usulca kedi olurduk, ya da tavşan gibi şirinlik rollerini benimserdik.

İnanın barışmalarımız, sevgimizin mihenk taşı olurdu.


Şimdi gelelim, şu sorunun açılımına...


"Bir kadın bir erkeğin karşısında neden susar?"


Bana göre bu tür sorular; kadın erkek ayrıştırmacılığını bileyleyecek tuzak sorulardır.

Erkekler de susar, kadınlar da.

Tam da Hacı Bektaş Veli'nin sözleri yanıtlar şu sorunun cevabını:

" Erkek dişi sorulma, muhabbetin dilinde.

Hakkın gözünde her şey yerli yerinde.

Noksanlık da, eksiklik de senin görüşlerinde."

...

Kimse alınmasın lütfen şu sözlerime.

Sözüm bu meclisin dışında söz edenlere.

Zaman gelir, sebepli sebepsiz susarım, ben de.

Bazen susmak iyi gelir, ruha da kalbe de...

Arınırız.

Çoğu kavgaların barikatıdır susmalar.

Karşımızdakinin düşünmesini de sağlar.

Acaba neden susuyor? 

Sorusunun analizini yaptırtır.


Kimi susmalar; insanlarda meditasyon yaptırtır, kimileri empati duygumuzu gelişmesine neden olur.

Kimileri var ki, evlerden ırak olsun!

Öfke, kin, nefret, vb olumsuz duygularımızın mihenk taşı olur.


Sözün özü; yan etkileri olduğu kadar, faydaları da vardır suskuların. Mesela, özlemek gibi...


Rahmetli anamın sözlerini kulağıma küpe olarak takmıştım.

Böylece mutluluğun, huzurun sihirli formülünü edinmiştim.


Onu ilk haliyle anımsa.

Tavşan ol, kedi ol, ama küsme..!


Annem ne demişti, anımsayalım?


"Karı kocanın küskünlüğü bir tülbent kuruyana kadardır."


Sahi bir tülbent kaç dakikada kurur?


Emine Pişiren/Akçay

25 Eylül 2020 Cuma

YUFKA YÜREK

 GÜVERCİN YÜREĞİM...(Son)


" Bak İlkin...Sakın beni onunla yalnız bırakma, sakın!"


" Tamam...Sen nasıl istersen, ama..."


Heyecanımdan dudaklarımın içinde zorlukla tuttuğum sözcükler onu azarlar gibi çıkmıştı. Kadının koluna sıkı sıkıya yapışmıştım.

"Canım senden özellikle rica ediyorum. Bırakma beni..."

İlkin hanım saatini gösterdi.

" Tabi bırakmam. Ama, on beş dakika sonra oğlumu kreşten almam lazım da..."

Ayak sesleri onun son basamaklara geldiğini anlamamıza yetmişti. Sus, işareti yapıp masama koşturdum. İlkin de kendi masasına...

Sinan kapıdan girmeden önce başını iyice eğmişti. Zira tarihi yapının iç kapıları çok alçaktı. 

Önce kısa süre bakışmıştık.

" Sinan!" 

" Emine!"

Yıllar sonra birbirimizi yeniden görme şaşkınlığını, kısa sürede atmıştık üzerimizden. Sesimin tonuna yumuşaklık verdim.

" Hoş geldin Sinan.

" Hoş buldum. N'ber?"

 Tokalaştığımız an elektrik çarpmış gibi her ikimiz de irkilmiştik. Ellerimizi çabuk çektik.

İlkin, öylece ayakta kapıda durmaktaydı. Bakışlarında hayranlığı yakalamıştım.

Gözleri bir Sinan'ın bir benim arasında gidip gelmekteydi. O gözler her ikimizin de tepkisini ölçer, gibiydi.

Hemen toparlamıştım kendimi.

Gözlerimi odanın içine çevirmiştim. Odada iki siyah deriden oturma koltuğu vardı. Sinan'a birini işaret ederken ağzımın içinde birikmiş  tükrüğümü birkaç kez yutkunmak zorunda kalmıştım.

İlkin'e masamdaki sandalye kalmıştı. Üçümüz de aynı anda oturduk. Sinan'ın bakışları üzerimdeydi. O gözlere bakmıyordum. 

Ellerim buz gibiydi. Üstelik terliyorlardı. Elimi sürekli dizlerime sürüp ıslaklığı silmeye çalışıyordum.


" Hiç değişmemişsin Emine. Hala..."

 Onun sözlerini kesmiştim.


" Şey... Bir şey içer miydin?"

Reddetmemişti.


" Ah, iyi olur. Hava da soğuk. İçimi ısıtacak neyiniz var?"


İlkin, hemen araya girmişti.


" Bu saatte çayhanemiz kapanmıştır. Ama burada size bol köpüklü bir Türk kahvesi pişirebilirim. "


Sinan başını İlkin'den yana çevirince, kadına öfkeli bakış uzatıp dişlerimi sıktım. Oysa o, tatlı tatlı gülümsüyordu.

İlkin, bakışlarımda ki ifadeyi görmek istememişti bile. 

Hızlı adımlarla tedavi odasına koşturdu. 

Sinan ile odada yalnız kalmıştık.


" Neden Sinan?"

Artık sesimde kontrol vardı.

" Ne, neden Emine?"

" Niçin geldin? Hem beni nasıl buldun?"

Oturduğu koltukta arkasına yaslandı. Bir bacağını her zaman ki gibi diğer bacağının üzerine yatay atıp dizine elini koymuştu. Bu onun her zamanki özgüvenli duruşuydu. Lâcivert takım elbisesi içinde öyle şıktı ki...


Allah'ım beni hala, nasıl da bir mıknatıs gibi kendine çekmekteydi!

Çabuk toparlamıştım kendimi.


" Seni nasıl mı buldum? Senden hiç vazgeçmemiştim ki...Tam üç yıl seni aradım Emine."


Kalbim yerinde değildi. Boğazımdaydı. Heyecanımı yutkundum.


" Neden üç yıl önce değil de şimdi bulabildin?"


" İyi soruydu...İkametgahın yoktu. Üstelik hiç kimse nerede çalıştığını, nerede yaşadığını bilmiyordu?"

" Ya şimdi?"

Güldü...

" Güzel bir tesadüf diyelim..."

Gizemli duruşunu gözlerimde ki ifadeyi yakalar, yakalamaz savuşturdu. Uzanıp ellerimi avuçlarına hapsetmişti.


" Biliyor musun?.. Şu bakışın beni benden alıyor Emine..."


Ellerimi kurtarmak istedim. Lakin çok zordu. Sıkıca tutuyordu avuçlarında.


" Ve aynı yumuşak, naif, soğuk nemli eller...Ne güzeller! Seni hayallerimde ki, o özel yerde bıraktığım gibi buldum Emine."


İtiraz ettim.

" Hayır, hayır! Artık aynı değilim."

Ve devam ettim.

" Sevdiğim bir eşim ve dünya tatlısı bir kızım var."

Bakışları donmuştu..!

Ellerimi,  onun durgunluğunu fırsat bilip avuçlarından kurtardım.

Bir anda ayağa fırlamıştım!


" Kısacası artık ben üç kişilik bir insanım Sinan."


Tam o dakika İlkin, tepside buharları tütmekte olan üç kahve fincanı ile içeri girmişti.

Kısa bir suskunluk odaya hakim olmuştu.

Sinan, teşekkür ederek fincana uzandı.

Bense elimdeki fincana boş boş bakmaktaydım.

" Çiçekleriniz çok güzel."

Sessizliği yine bozan olmuştu.

Cumbanın içindeki kırmızı renkli sardunyalara uzandı bakışlarım.

Gülüş uzattım İlkin'e doğru.


" Evet, harikalar. İlkin Hanım sağ olsun. O ilgileniyor."


Suskunluğumuzu masamdaki telefon bozmuştu.

İlkin, telefona uzandı. Sonra başını benden yana çevirip,"Eşim" dedi. Arayan eşiydi. Saraydan ayrılma vaktimiz gelmişti. Her iş çıkışı onların aracıyla Beşiktaş'a kadar giderdim.


" Şey...Sinan, bizim çıkmamız lazım. Sarayın kapıları kapanıyor. Aksi halde burada kilitli kalırız."


O da sanki bu anı bekler gibi hemen ayağa kalktı.


" Ah,  bu çok iyi. Sohbetimize biz de bir cafede devam ederiz. Aracım park yerinde. Haydi birlikte çıkalım."


Ona hayır, bile diyememiştim. Birlikte çıktık. İlkin, arkamızdan garanti gülmekteydi. Zira hafiften onun kıkırdaması kulağıma çalınmıştı.

...


Hava, nefeslerimizi buz kesecek derecede soğuktu. Kış kışlığını cidden gösteriyordu. Kar lapa lapa yağmaktaydı.

Sinan ve ben Beşiktaş'ta bir kafedeydik. 

Sıcak sahleplerimizi yudumlarken beni merakta bırakan soruya yanıt bekliyordum.


" Hangi güzel tesadüf beni bulmanı sağladı Sinan?"


Uzun siyah kirpiklerinin hapsettiği gece gibi parıldayan gözleri ışıl ışıl bana bakmaktaydı.


" Buldum işte. Sevinmedin mi, beni gördüğünde?"


" Açıkçası hiç beklemiyordum Sinan. Sürpriz oldu, desem..."


Bir anda yine beklemediğim konuşmayı yaptı.

" Evlen benimle."

" Saçmaladın ama..."


Sözcüklerim öksüz kalmışlardı. Ona karşı çıkar gibi geriye sıçramıştım. Az kalsın sahlep üzerime dökülecekti. Masaya ellerim titreyerek fincanı koyarken, azıcık elime dökülmüştü. Peçete ararken bakışlarım, Sinan çoktan ayağa kalkıp yanıma gelmişti. Cebindeki mendili çıkartıp elimi silmeye çalışıyordu.


" Acımadı değil mi?"


" Yok, ılıktı zaten. Biliyorsun sıcak içemem ben..."


" Evet...Bilmem mi?"


Derken bakışları alyansım üzerindeydi. Elimi silerken, alyansımı fark ettiği öyle belliydi ki... Kendisini hemen uzaklaştırdı.

Yerine geçip oturdu.


" Eşini seviyor musun Emine?"

Hiç düşünmeden " Evet, hem de çook..."


"Benden de mi, çok?"


" Öyle olmasa seninle evli olurdum Sinan..."


Şok bir soruyla titremiştim.


" Ayrıl ondan Emine..."


" Sen çıldırdın mı Sinan?"


" Evet çıldırdım. Seni tam üç yıl Istanbul kazan ben kepçe arayarak çıldırdım Emine!"


Heyecanım soluk almamı engelliyordu. Boynumdaki atkımı gevşettim.


" Sinan, sen nişanlıydın...Unuttun galiba...Üstelik..."


Eliyle dudaklarımı kapattı.


" Sus lütfen, sus!"


" Hayır, susmak istemiyorum. Beni lütfen artık rahat bırak Sinan. Başka bir andayız. Ve kızımızı büyütüyoruz."


Gözlerindeki parlaklık sönmüştü.


" Tamam, ama bir şartla..."


" Şartın olamaz Sinan. Ben evli bir kadınım ve eşimi seviyorum. Ayrıca, evliliğin kutsallığına inanıyorum."


O sözlerimi duymamış gibiydi. Ellerime tekrar uzanmıştı.


" Bana yeter ki doğruyu söyle. Kızını çocuğum gibi kabullenmeye hazırım. Onu birlikte büyütürüz. Yeter ki şu an bana gerçeği söyle."


Ağzım açık kalmıştı.


" Neymiş o gerçek?"


" Beni seviyor musun?"


Hiç düşünmeden ;


" Hayır. Sen üç yıl öncede kaldın Sinan."


"Bir kez daha soracağım. Vereceğin bu yanıt, her ikimizin kaderini de belirleyecek."


" Hayır. Seni üç yıl önceye gömdüm."


" Peki. O halde elveda Emine!"


Dedi ve oturduğu sandalyeden kalkmıştı. Deve tüyünden dikilmiş lacivert paltosunu ve bordo renkli kaşkolünü alıp hızla kasaya yönelmişti.

...

İki hafta sonra Topkapı Sarayının Müdürü beni odasına çağırmıştı. Odadan içeriye adımımı atar atmaz az kalsın dudaklarım uçuklayacaktı. Sinan odadaydı.

 Müdür;

" Gelin Emine Hanım. Bakanlık müfettişimiz sizin dilekçeniz üzerine kurumumuza gelmiş. Sizi tanıştırayım..."

Çok değil bir hafta sonra eski görev yerime iade edilmiştim.

...

Şimdi Akçay'daki güvercinleri elimde uzun süpürgeyle kovalıyordum. Korkum yuvalanıp yumurta yapmalarıydı. Onlara engel olmalıydım. Zira bir hafta sonra binamızın mantolaması yapılacaktı. 

O zaman daha kötüydü ya... Yavrular yumurtadan çıkana kadar beklenecek, büyüyüp kanatları güçlenene kadar o yuva sakinlerini ürkütmemek gerekecekti.

"Yuva yıkanın yuvası olmaz!" Diye fısıldamıştı anılarımda ki, o seslerden biri. Annemdi sesin sahibi.

Günlerce, inatla güvercinleri kovaladım. Sonunda doğaya karıştılar, gelmediler bir daha...

Tıpkı bir hafta sonra elime geçen nikah davetiyesinden sonra bir daha Sinan'ı görmediğim gibi...

Evlenecekti...

Yüzümde huzurun gölgeleri ile başımı gökyüzüne çevirdim. Derin bir soluk almıştım.

Sonra bir fısıltı savurdum gökyüzüne doğru.

"İnşallah mutlulardır..."

Aşkı özgür bıraktığım için hiç de pişman değildim.

Neden mi?

Çünkü ben o gün güvercin yüreğimin sesini dinleyip doğru karar vermiştim.


Emine Pişiren/ Akçay