Merhaba Gönül Sayfama Hoşgeldiniz


Bu Blogda Ara

25 Eylül 2020 Cuma

YUFKA YÜREK

 GÜVERCİN YÜREĞİM...(Son)


" Bak İlkin...Sakın beni onunla yalnız bırakma, sakın!"


" Tamam...Sen nasıl istersen, ama..."


Heyecanımdan dudaklarımın içinde zorlukla tuttuğum sözcükler onu azarlar gibi çıkmıştı. Kadının koluna sıkı sıkıya yapışmıştım.

"Canım senden özellikle rica ediyorum. Bırakma beni..."

İlkin hanım saatini gösterdi.

" Tabi bırakmam. Ama, on beş dakika sonra oğlumu kreşten almam lazım da..."

Ayak sesleri onun son basamaklara geldiğini anlamamıza yetmişti. Sus, işareti yapıp masama koşturdum. İlkin de kendi masasına...

Sinan kapıdan girmeden önce başını iyice eğmişti. Zira tarihi yapının iç kapıları çok alçaktı. 

Önce kısa süre bakışmıştık.

" Sinan!" 

" Emine!"

Yıllar sonra birbirimizi yeniden görme şaşkınlığını, kısa sürede atmıştık üzerimizden. Sesimin tonuna yumuşaklık verdim.

" Hoş geldin Sinan.

" Hoş buldum. N'ber?"

 Tokalaştığımız an elektrik çarpmış gibi her ikimiz de irkilmiştik. Ellerimizi çabuk çektik.

İlkin, öylece ayakta kapıda durmaktaydı. Bakışlarında hayranlığı yakalamıştım.

Gözleri bir Sinan'ın bir benim arasında gidip gelmekteydi. O gözler her ikimizin de tepkisini ölçer, gibiydi.

Hemen toparlamıştım kendimi.

Gözlerimi odanın içine çevirmiştim. Odada iki siyah deriden oturma koltuğu vardı. Sinan'a birini işaret ederken ağzımın içinde birikmiş  tükrüğümü birkaç kez yutkunmak zorunda kalmıştım.

İlkin'e masamdaki sandalye kalmıştı. Üçümüz de aynı anda oturduk. Sinan'ın bakışları üzerimdeydi. O gözlere bakmıyordum. 

Ellerim buz gibiydi. Üstelik terliyorlardı. Elimi sürekli dizlerime sürüp ıslaklığı silmeye çalışıyordum.


" Hiç değişmemişsin Emine. Hala..."

 Onun sözlerini kesmiştim.


" Şey... Bir şey içer miydin?"

Reddetmemişti.


" Ah, iyi olur. Hava da soğuk. İçimi ısıtacak neyiniz var?"


İlkin, hemen araya girmişti.


" Bu saatte çayhanemiz kapanmıştır. Ama burada size bol köpüklü bir Türk kahvesi pişirebilirim. "


Sinan başını İlkin'den yana çevirince, kadına öfkeli bakış uzatıp dişlerimi sıktım. Oysa o, tatlı tatlı gülümsüyordu.

İlkin, bakışlarımda ki ifadeyi görmek istememişti bile. 

Hızlı adımlarla tedavi odasına koşturdu. 

Sinan ile odada yalnız kalmıştık.


" Neden Sinan?"

Artık sesimde kontrol vardı.

" Ne, neden Emine?"

" Niçin geldin? Hem beni nasıl buldun?"

Oturduğu koltukta arkasına yaslandı. Bir bacağını her zaman ki gibi diğer bacağının üzerine yatay atıp dizine elini koymuştu. Bu onun her zamanki özgüvenli duruşuydu. Lâcivert takım elbisesi içinde öyle şıktı ki...


Allah'ım beni hala, nasıl da bir mıknatıs gibi kendine çekmekteydi!

Çabuk toparlamıştım kendimi.


" Seni nasıl mı buldum? Senden hiç vazgeçmemiştim ki...Tam üç yıl seni aradım Emine."


Kalbim yerinde değildi. Boğazımdaydı. Heyecanımı yutkundum.


" Neden üç yıl önce değil de şimdi bulabildin?"


" İyi soruydu...İkametgahın yoktu. Üstelik hiç kimse nerede çalıştığını, nerede yaşadığını bilmiyordu?"

" Ya şimdi?"

Güldü...

" Güzel bir tesadüf diyelim..."

Gizemli duruşunu gözlerimde ki ifadeyi yakalar, yakalamaz savuşturdu. Uzanıp ellerimi avuçlarına hapsetmişti.


" Biliyor musun?.. Şu bakışın beni benden alıyor Emine..."


Ellerimi kurtarmak istedim. Lakin çok zordu. Sıkıca tutuyordu avuçlarında.


" Ve aynı yumuşak, naif, soğuk nemli eller...Ne güzeller! Seni hayallerimde ki, o özel yerde bıraktığım gibi buldum Emine."


İtiraz ettim.

" Hayır, hayır! Artık aynı değilim."

Ve devam ettim.

" Sevdiğim bir eşim ve dünya tatlısı bir kızım var."

Bakışları donmuştu..!

Ellerimi,  onun durgunluğunu fırsat bilip avuçlarından kurtardım.

Bir anda ayağa fırlamıştım!


" Kısacası artık ben üç kişilik bir insanım Sinan."


Tam o dakika İlkin, tepside buharları tütmekte olan üç kahve fincanı ile içeri girmişti.

Kısa bir suskunluk odaya hakim olmuştu.

Sinan, teşekkür ederek fincana uzandı.

Bense elimdeki fincana boş boş bakmaktaydım.

" Çiçekleriniz çok güzel."

Sessizliği yine bozan olmuştu.

Cumbanın içindeki kırmızı renkli sardunyalara uzandı bakışlarım.

Gülüş uzattım İlkin'e doğru.


" Evet, harikalar. İlkin Hanım sağ olsun. O ilgileniyor."


Suskunluğumuzu masamdaki telefon bozmuştu.

İlkin, telefona uzandı. Sonra başını benden yana çevirip,"Eşim" dedi. Arayan eşiydi. Saraydan ayrılma vaktimiz gelmişti. Her iş çıkışı onların aracıyla Beşiktaş'a kadar giderdim.


" Şey...Sinan, bizim çıkmamız lazım. Sarayın kapıları kapanıyor. Aksi halde burada kilitli kalırız."


O da sanki bu anı bekler gibi hemen ayağa kalktı.


" Ah,  bu çok iyi. Sohbetimize biz de bir cafede devam ederiz. Aracım park yerinde. Haydi birlikte çıkalım."


Ona hayır, bile diyememiştim. Birlikte çıktık. İlkin, arkamızdan garanti gülmekteydi. Zira hafiften onun kıkırdaması kulağıma çalınmıştı.

...


Hava, nefeslerimizi buz kesecek derecede soğuktu. Kış kışlığını cidden gösteriyordu. Kar lapa lapa yağmaktaydı.

Sinan ve ben Beşiktaş'ta bir kafedeydik. 

Sıcak sahleplerimizi yudumlarken beni merakta bırakan soruya yanıt bekliyordum.


" Hangi güzel tesadüf beni bulmanı sağladı Sinan?"


Uzun siyah kirpiklerinin hapsettiği gece gibi parıldayan gözleri ışıl ışıl bana bakmaktaydı.


" Buldum işte. Sevinmedin mi, beni gördüğünde?"


" Açıkçası hiç beklemiyordum Sinan. Sürpriz oldu, desem..."


Bir anda yine beklemediğim konuşmayı yaptı.

" Evlen benimle."

" Saçmaladın ama..."


Sözcüklerim öksüz kalmışlardı. Ona karşı çıkar gibi geriye sıçramıştım. Az kalsın sahlep üzerime dökülecekti. Masaya ellerim titreyerek fincanı koyarken, azıcık elime dökülmüştü. Peçete ararken bakışlarım, Sinan çoktan ayağa kalkıp yanıma gelmişti. Cebindeki mendili çıkartıp elimi silmeye çalışıyordu.


" Acımadı değil mi?"


" Yok, ılıktı zaten. Biliyorsun sıcak içemem ben..."


" Evet...Bilmem mi?"


Derken bakışları alyansım üzerindeydi. Elimi silerken, alyansımı fark ettiği öyle belliydi ki... Kendisini hemen uzaklaştırdı.

Yerine geçip oturdu.


" Eşini seviyor musun Emine?"

Hiç düşünmeden " Evet, hem de çook..."


"Benden de mi, çok?"


" Öyle olmasa seninle evli olurdum Sinan..."


Şok bir soruyla titremiştim.


" Ayrıl ondan Emine..."


" Sen çıldırdın mı Sinan?"


" Evet çıldırdım. Seni tam üç yıl Istanbul kazan ben kepçe arayarak çıldırdım Emine!"


Heyecanım soluk almamı engelliyordu. Boynumdaki atkımı gevşettim.


" Sinan, sen nişanlıydın...Unuttun galiba...Üstelik..."


Eliyle dudaklarımı kapattı.


" Sus lütfen, sus!"


" Hayır, susmak istemiyorum. Beni lütfen artık rahat bırak Sinan. Başka bir andayız. Ve kızımızı büyütüyoruz."


Gözlerindeki parlaklık sönmüştü.


" Tamam, ama bir şartla..."


" Şartın olamaz Sinan. Ben evli bir kadınım ve eşimi seviyorum. Ayrıca, evliliğin kutsallığına inanıyorum."


O sözlerimi duymamış gibiydi. Ellerime tekrar uzanmıştı.


" Bana yeter ki doğruyu söyle. Kızını çocuğum gibi kabullenmeye hazırım. Onu birlikte büyütürüz. Yeter ki şu an bana gerçeği söyle."


Ağzım açık kalmıştı.


" Neymiş o gerçek?"


" Beni seviyor musun?"


Hiç düşünmeden ;


" Hayır. Sen üç yıl öncede kaldın Sinan."


"Bir kez daha soracağım. Vereceğin bu yanıt, her ikimizin kaderini de belirleyecek."


" Hayır. Seni üç yıl önceye gömdüm."


" Peki. O halde elveda Emine!"


Dedi ve oturduğu sandalyeden kalkmıştı. Deve tüyünden dikilmiş lacivert paltosunu ve bordo renkli kaşkolünü alıp hızla kasaya yönelmişti.

...

İki hafta sonra Topkapı Sarayının Müdürü beni odasına çağırmıştı. Odadan içeriye adımımı atar atmaz az kalsın dudaklarım uçuklayacaktı. Sinan odadaydı.

 Müdür;

" Gelin Emine Hanım. Bakanlık müfettişimiz sizin dilekçeniz üzerine kurumumuza gelmiş. Sizi tanıştırayım..."

Çok değil bir hafta sonra eski görev yerime iade edilmiştim.

...

Şimdi Akçay'daki güvercinleri elimde uzun süpürgeyle kovalıyordum. Korkum yuvalanıp yumurta yapmalarıydı. Onlara engel olmalıydım. Zira bir hafta sonra binamızın mantolaması yapılacaktı. 

O zaman daha kötüydü ya... Yavrular yumurtadan çıkana kadar beklenecek, büyüyüp kanatları güçlenene kadar o yuva sakinlerini ürkütmemek gerekecekti.

"Yuva yıkanın yuvası olmaz!" Diye fısıldamıştı anılarımda ki, o seslerden biri. Annemdi sesin sahibi.

Günlerce, inatla güvercinleri kovaladım. Sonunda doğaya karıştılar, gelmediler bir daha...

Tıpkı bir hafta sonra elime geçen nikah davetiyesinden sonra bir daha Sinan'ı görmediğim gibi...

Evlenecekti...

Yüzümde huzurun gölgeleri ile başımı gökyüzüne çevirdim. Derin bir soluk almıştım.

Sonra bir fısıltı savurdum gökyüzüne doğru.

"İnşallah mutlulardır..."

Aşkı özgür bıraktığım için hiç de pişman değildim.

Neden mi?

Çünkü ben o gün güvercin yüreğimin sesini dinleyip doğru karar vermiştim.


Emine Pişiren/ Akçay


7 Haziran 2020 Pazar

HEM DE HİÇ!



Şu sonsuz gibi görünen evren, asırlık koca bir çınar.
Dallarıysa, ayrı ayrı gezegenler.
İnsanlarsa, bu koca çınarın dallarında ki yapraklar.
Dünya sadece dallardan biridir, bu koca çınarda.

“Ağaç dalıyla yapraklarıyla gürler,” derdi annem.
Lakin, her canlının bu dünyada bir yaşam süresi vardır.

Derim ki;
Hani hazanda daldan düşer ya sararınca toprağa yapraklar;
Vaktimiz gelince bizler de bu dünyayı terk edip toprak olacağız.
Vakti gelince çınar da devrilecek.

Anlaşılan o ki, kimseye kalmayacak bu evren, şu cennet gibi dünya!
Yapılan kötülükler de elbette ki, kişinin yanına kar kalmayacak.

O gün geldiğinde, kişi yaptıklarının/yapmadıklarının hesabını verecek yaratıcıya.
Vermelidir de…

Evrenin lisanını okuyan, konuşan sınırsız hazineye sahip; Hz. Sultan Süleyman, dahi o gün hesap vermek için tam 400 yıl sırasını bekleyecek!

Asıl olan ise yeşilken güzeldir bu dünya.
Sevmek varken en başta, nedendir bu öfkeyle nefret?
Anlamak varken, anlaşılmamak nedendir?
Onur varken niçin gururla kibirin sol yanımızı acıtmasına izin veriyoruz?

Bak, kum saati gibi akıyor zaman!

O halde; barış içinde yaşamak/yaşatmak varken, niçindir bu kargaşa?

Hiç anlamış değilim!

Hem de hiç!

Emine Pişiren

RESİMLİ YÜREK ÖZLERİM












YERİN YÜREĞİMDİR

Yerin Yüreğimdir: Kendini o kadar özgür görme
Güvercin kanatlarına bağlama vedalarını
Düşersin sonra bensizliğe, kanadın var mı?
Ne olursun alıp başını, hemen gitme öyle

Şöyle bir düşün: Hayallerimizi yaşamadık daha
Sensizlik heveslerim, hiç yoktu ki yarınlarımızda
Nice hazanlar, nice baharlar sağmadık mı seninle?
Ne olursun önce bir soluklan; hemen gitme öyle

Vursun o asi rüzgarların gönlümün sahillerine
Gel gönül toprağım gell,
Gel başımın tacı gell…
Esen meltemlerim yine sen ol
Ufuklarda gemilere el sallayan, yine sen ol.
Ne olursun yüreğimi alıp, rotasız esme enginlere...

Emine PİŞİREN/Edremit
14.07.2009

MASKE


Maske satışları serbest bırakılmış. Olması gereken de zaten buydu. Bilim Heyetinin başlatmış olduğu sosyal sürecin bir gereği de "Korsan Ticaretin" önünü yasal yolla engellenmesi, milletin mağduriyetinin giderilmesiydi.

Tabi daha önceki duyunsadığımız yönetime olan kişisel,siyasal tepkimize bağlı öfkemiz; sabır duygumuzu özgür bırakmış ve tüm iyi niyet, olumlu düşünme, vb, gibi duygularımızın önüne geçmiştir.
Bu nedenle aslında eczanelerin bile " S.O.S" mandalını çeknesini görmezden gelmiştik.
Bilim Heyetinin ve Hükümetin şu kötü günlerdeki tüm çabalarını dahi görmüyoruz. Hemen "Önyargılı"  savunma mekanizmamıza sarılıp " Agresif" davranış moduna geçiyoruz.

Bir kaç ay öncesini size anımsatayım:
İlk başta maske fırsatçıları 1₺ olan maskeyi 45 ila 50₺ sattılar. Millette bir panik oluştu ki sormayın!
Size özellikle yaşamış olduğum bir geçmiş anımı aktaracağım...

Martın ilk haftasıydı;
Esnaf arkadaşımı bir kahve içimlik zamanda ziyaret ettiğimde, baktım masasında 2 düzüne maske duruyordu.

" Nedir bunlar ya? Niçin bu kadar çok aldın?" Diye sorduğumda, verdiği yanıtla tüylerim diken diken olmuştu!

" Korona Virüsünü duymadın mı canım? Maske internette dahi bulunmuyor. Allahtan ben wish sitesine üyeyim de tanesini 14 ₺ den getirttim. Baksana 50 ila 60 ₺ dan satıyorlar."

Dudaklarımdan," Yuhh!" Nidası çıkmıştı.

" Nasıl olur?! Daha bir ay öncesi atölyeme tanesi 1₺ dan almıştım."

Dedikten sonra cep telimden tüm siteleri dolaştı parmaklarımla gözlerim.
Evet 10 ila 14 ₺ bulduğumda sepete koyamıyordum. Çünkü kırmızı harflerle " Tükendi" yazmaktaydı.

Bende de bir panik oldu mu?
Pmomoni teşhisiyle daha yeni hastalıktan kurtulmuştum. Şimdi de Covit-19 ile mi, korka korka mücadele edecektim?

Söylene söylene hemen eczaneye koşturdum. Maskeler çoktan tükenmişti.

Eve giderken öfkeyle söyleniyordum:

Bu nasıl iş yahu?!

Bekliyorlarmış  da...

Yok efendim, medikalciler getirecekmiş de...

Ölme eşeğim ölme!

Artık eski almış olduğum maskelerle idare edecektim.
Veya dikecektim.
Çok değil, tam bir hafta sonra haberlerde izledim ki, kontrol alınmıştı. Maskeler ücretsiz dağıtılacağı gibi korsan satıcılara cezalar kesilecekmiş.
İçim öyle rahatlamıştı ki, sormayın...
Güven ve huzur ne hoş duygulardır, değil mi?

Gelelim bugüne...
Şimdi satışı serbest bırakıldı. Ağzı olan konuşuyor. Maskeden paradigmalar oluşturup parafox yaratılıyor.
Ee, ne varmış bunda?
Hem, artık karaborsa olmayacak derecede çok maskemiz dikilmedi mi, bu arada?
Dikildi...
Emeği geçenlere sonsuz teşekkürler.
Eh, bizler de 1 ₺ na maske satın alamayacak mıyız?

Alırız evelallah!

Avrupa ve diğer ülkeler maske savaşları verirken, bizim yaptığımıza bakın yahu?!!

Hükümet kontrolü ancak böyle kısıtlayıp kontrol altına aldı. İyi de yaptı. Hem eczacılar da rahatlamıştır bu arada.

Avrupa da, Amerika da maske bulunmadığı gibi 10 adet maske 70 euro dan satılıyormuş şimdilerde...
Bu haberleri BBC haber kanalından İngilizce okuyabilirsiniz.

Sözün Özü:

Kimse maske üzerinden lütfen siyaset yapmasın.
Bize yakışan; kurusıkı atış değil de eleştiri oklarını akıldan atarak, akılsal muhalefet yapmak yakışır.

Somut verilerle çıkalım eleştiri arenalarına.
Bilgi kirlilikleri ile siyaset bize yakışmaz.

Sağlıklı ve mutlu bir gün diliyorum.

Emine Pişiren

SEVİYORUM SİZE NE!



Televizyonu açayım, haberlerde ne var ne yok, izleyeyim, istemiştim.
Gözlerimin ışığına dokunacak kanal kanal geziyorken bir programa takılı kaldım.
Ah o da ne!?
Ekranda yaşlı bir baba ile bir anne ağlıyor.
Niçin ağladıklarını, merak ettim ve biraz izleyeyim, dedim kendimce.
Hay keşke izlemeseydim..!
Kızları 8 aylık hamile evinden kaçmış ve kadının kocası efendi efendi bir köşede oturuyor.
Aslında bu tür programları hiç izlemediğim gibi saatlerce ekranlara gözlerini tutuklayan insanların ne kadar boşa vakit tükettiklerine şaşırırdım.
Peki, beni o gün ekrana gözlerimi yapıştıran duygu neydi?
Önce o duygumu yazmak istiyorum:

Öfkeydi!

Kime?

Kendisinden 49 yaş büyük bir adama kaçmış 8 aylık hamile kadınaydı öfkem.

Yaşlı annesini, kır saçlı babasını 80 milyonun önünde utançtan ağlatmasına değildi öfkem!

Kimeyeydi biliyor musunuz?

Evli kadının haberi sunan program yapımcısı soruyor:

"Sen ki, hala evli birisin: Virüslü şu tehlikeli günlerde karnın burnunda, kendinden 49 yaş büyük torun sahibi evli bir adamla korkmadan nasıl yaşıyorsun?"

Kadın pişkin pişkin bağırıyor:

" Herkes özgürdür. Canım kimle isterse onunla yaşarım. Bu konu kimseyi ilgilendirmez!"

Sunucu devam ediyor:

" Tabi ki, bu senin hayatın. O insanla nasıl tanıştığını merak ettik. Güvende misin peki?"

" Bu sizi ilgilendirmez. Güvenmesem onun yanında ne işim var?"
Diyor telefondaki utanmaz, ar damarı çatlamış kadın.
 Sonra sus pus sakince oturan, 25 yaşlarında görünen kadının kocası sözü alıyor.

" 1,5 yıl önce internetten tanışmışlar. Benim sonradan haberim oldu."

Sunucu kadın daha çok şaşırıyor.
" Siz 9 aydır evli değil misiniz? Karınız da 8 aylık hamile şimdi. Yani sizle evliyken onunla da mı görüşüyormuş?"
Genç koca," Belki de çocuk da benden değil..." diyor.
...
Eskiden ne iyiymiş kanunlarımız. Zina suç sayılırdı. Emniyet devreye girerdi. Zina davası açılırdı.
Günümüzde zinanın adı " Aşk" oluyor.
Bu ne ya?!
Öfke duygusu, saç diplerimi acıtırken programdaki avukat hanım devreye giriyor.
Hay ağzına sağlık onun.
Aynı şeyleri söylüyor. Ve ekliyor;

" Siz şu an eşinizi bırakıp evliyken başka evli bir adama kaçmışsınız. Karnınızdaki çocuk her kimdense doğduğu zaman kimle evliyseniz onun nüfusuna geçecek. Bu hiç de etik değil. Bu yaptığınızdan utanç duymuyor musunuz? Bari çocuk yapmadan önce ve boşandıktan sonra istediğiniz kişiyle özgürce birlikte olsaydınız. Bir başka hayatı karartmaya hakkınız yok..!"

Telefondaki kadın cidden çok rahat ve agresifti.

" Size ne...Canım ne zaman isterse o zaman giderim. Kiminle istersem onunla yaşarım..!"

Diyor...diyor da...ya terkedilen kocanın kanunlar karşısında hiç mi bir hakkı, hukuku olmayacak?

Bu nasıl iştir ya!

Programda biraz daha kaldığımda şu kanıya vardım:
Evden kaçan çocuklu kadınlar, hep sanal dünyadan tanışmışlar. Gözlerini aşk kör etmiş gerçekten.
Ne geride çocuklarını, ne başı utançla yere eğili eşlerini ve ne de ana-babalarını düşündükleri yok...
Hani desek ki, erkektir, çapkındır, elini yıkar, ayağını paspasına siler evine girer...
Ama o izlediğim, eşlerini aldatan, evlerini terk eden kadınların en az 2 ila 3 çocukları vardı...

Benim öfkemi tavan yaptıransa 3 çocuk ekrana çıkıyor ve;

" Anne ne olur eve dön. Seni çok özledik. Sensiz yemek yiyemiyoruz..." diye ağlıyorlardı.

Yeni bir yaşam kurmuş kadınsa; çocuklarının sesine duyarsız kalıyor, başını çeviriyordu. Vicdan yoktu. O kadının duruşu katı kalpli annelerin duruşuydu..!

Aşk bu değildi.
Aşk bu denli basit ve iğrenç temellere konuk olmaz!
Kadının sütüdyoyu terkederken son sözleri öfke kat sayımı yükseltmeye yetmişti:

"Seviyorum size ne!"

Televizyonu kapattım. Sonra aldı mı beni bir düşünce!

Büyüklerimizin bir türlü anlamını çözemediğim sözünü düşünmeye başladım.

"Dayakla sabır cennetten çıkmıştır."

Şimdi öfkemin nedenini anladınız mı?

Emine Pişiren/ Kocaeli

ANNEMİN EKMEK KIRINTILARI



Akşam yemeğinden arta kalan pilavı kuşların yemesi için çimlere doğru balkondan kaşık kaşık atarken düşünüyordum.

Şimdi anlıyor muyuz acaba yokluğun ne demek olduğunu?

Çocukluğum fakirlik içinde geçmişti. Babamı 4 yaşında yitirince, annem ve diğer 3 kardeşimle yaşam bizlere çok ağır gelmişti.
Çaresiz kalan annem, sonunda bizleri devletin yatılı okullarına dağıtmak zorunda kalmış.
Yaşamda tek başına kalan 24 yaşında ki kadın, bırakmamıştı kendini. Koca eline bakmamak, yavrularını üvey baba eline baktırmamak adına bir yol çizmişti kendisine.

Hem de onurlu bir yaşam yoluydu.
Kızılay Hemşireliğinden sertifika almak için kendini geliştirme sürecine girmişti.
Annem, hafta sonları bizi yanına aldığında evimizde bir eksiklik vardı. Fark edince  ilk şu soruyu sormuştuk:
" Mustafa nerede anne?"
" Cennette!"
Aldığımız yanıtla sarsılmıştık..!
Mustafa  bir daha gelmeyecekti! O bizim en küçük kardeşimizdi.
Dokuz aylık, ak tenli kardeşimizi artık mıncık, mıncık sevemeyecektik.
Bu bizim çekirdek ailemizde babamdan sonra ikinci eksik kalışımızdı...

" Cennet nasıl bir yer anne?"

Ve annem üç çocuğunun sorularını, çocukluğunda köy imamından aldığı derslerden edindiği bilgilerle yanıtlardı.
Cenneti öyle güzel anlatırdı ki, oraya nasıl gideceğimizi sorar, hayaller kurardık.

Hayallerimiz hep, "Yaratıcıyı memnun etmek adına ve iyi bir insan nasıl olunur?" Üzerine kuruluydu.
O yedi rengin olduğu, süt ve balların ırmak gibi aktığı cenneti düşleyerek büyüdük biz...

 Daha sonraki yıllarda öğrenmiştik küçük kardeşimizin açlıktan, yeterince tedavi olamamaktan gözlerini yaşama kapamış, olduğunu...

Annem tek gözlü kiralamış olduğu odasında; üç çocuğunu hafta sonları ağırlarken, yer sofrasında yemeklerimizi yerdik.

Buzdolabı yerine tel dolabımız, set üstü ocak yerine, gaz ocağımız, masa yerine yuvarlak yer soframız, karyola yerine yer yatağımız, televizyon yerine 2. el petekleri sararmış radyomuz vardı.

Annem yer sofrasına oturduğumuzda yemek duası yaptırmadan, kaşıklarımızı elimize almamızı istemezdi.

" Artsın, eksilmesin. Taşsın, dökülmesin. Ardı kesilmesin. Allah olmayanlara da versin. Aminn!"

Yemek bitmeden bir lokmayı bırakmamızı isterdi. O son lon lokmayı tabağımızda yemek artığını iyice temizlememiz içindi.

Biz sofradan bir an önce kalkmak oyun bahçemize koşmak isterdik.
Annem kırıntıları işaret parmağı ile toplar yerdi.

O yıllar, çocukluk işte. Annemin aşırı tutumlu olduğunu düşünürdük.
Sonraki yıllarda anladım ki, annem 2. Dünya Harbinin çocuklarındanmış.
Hani, yokluk, zorlu yıllarının çocuğu...
Bu yüzdenmiş, kaçık çorapları, yırtılan elbiselerimizi yamaması...
Bu yüzdenmiş, erişte, tarhana, konserve hazırlaması...
Bu yüzdenmiş, kuru ekmekleri atmayıp, köfte içine saklaması...
Bu yüzdenmiş, semt pazarına alaca karanlıklarda çıkması...

Ya şimdi bizler nasılız?

Evlerimiz saray da olsa mutlu muyuz?
Her gün elbise değiştiriyor muyuz?
Makyaj, kuaför, kişisel bakım yaptırabiliyor muyuz?
Bayatlamış ekmekleri çöpe atıyor muyuz?

Kırıntıları parmaklarıyla toplayan annem, sofra örtüsünü de itina ile toplar, kuşlara silkelerdi.
Onların nasibi, der ve şu sözleri söylerdi bize:

"Ekmeğin değeri toklukta değil açlıkta anlaşılır."

Şimdi, sol yanımın en seçkin yerinde hatıralarla, dualarla duran annem, yokluğu bilen tam bir Anadolu Kadınıydı.

Emine Pişiren/ Kocaeli